| Prenses Burcuu's profileEN BÜYÜK FENERBAHÇEPhotosBlogLists | Help |
|
|
February 04 nothing else mattersssssssss
February 02 Can dündarBilmelisin ki ... Duvarda asılı diplomalar Bilmelisin ki ... Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, Bilmelisin ki ... Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında, Bilmelisin ki ... Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Bilmelisin ki ... Tecrübenin kaç yaşgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, Bilmelisin ki ... Aile hep insanın yanında olmuyor. Bilmelisin ki ... Ne kadar yakın olursa olsunlar Bilmelisin ki ... Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bilmelisin ki ... Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın Bilmelisin ki ... Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Bilmelisin ki ... İki kişi münakaşa ediyorsa, Bilmelisin ki ... Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Bilmelisin ki ... Sevgiyi çabuk kaybediyorsun,
January 30 Efsanelere göre İstanbul'un kuruluşu"Bu şehr-i Sitambul ki, bî misl-ü behâdır, Bir sengine, yekpare Acem mülkü fedadır" Şair Nedim Yeryüzünde, bu kadar çok ada ve sana sahip kent çok ender bulunur. Her ulus, İstanbul'u başka bir adla andı. Ayrıca, fetihten önceki adları başkaydı, fetihten sonrakiler başka... Tarih sahnesine, Byzas, Buzis, Byse, Bysante gibi adlarla çıktı. Roma dönemine kadar da en çok Byzantion olarak anıldı. Romalılar Antoneia, Anthusa, Deutera Rome dediler. Sonra, uzun bir dönem boyunca Konstantinopolis olarak kaldı. Kuzeylilerin verdikleri adların bir kısmı kentin gücünü vurguluyordu: Tsarigrad (Slav kaynaklarında imparator kenti) ve Miklegard (Vikinglerde İmparator Mikhael’in kenti) gibi. Ruslar Tekfuriye ve Zavegorod, Macarlar Vizenduvar, Polonyalılar Kanatorya, Çekler Aylana, İsveçliler Herakliyan, Hollandalılar İstefanya, Franklar Agrandone, Portekizliler Kostiye, Araplar Konstantiniyye-i Kübra, Acemler Kayser-i Zemin, Hintliler Taht-ı Rum, Moğollar Çakduryan demişlerdi bir zamanlar Osmanlı'nın "Asitane"sine. Öte yandan, İstanbul'a yakıştırılan sanlar da en az kendisi kadar görkemliydi: Asitane-i Saadet (Sultan Sarayı), Dâr-ül Hilâfe (Halife'nin evi), Dârü's Saltana (Saltanatın evi), Dergâh-ı Selâtin (Sultanlar kapısı)... Ve sonunda bizim kentimiz, İstanbul.
Bilinen tarihi 2600 yıldan daha eskilere uzanan bu yaşlı, ama muhteşem kent, zamanın akışı içinde büyük uygarlıkların yıkılışlarım da gördü, yenilerinin nasıl kurulduklarına da... İmparatorlukların bu herkesi kıskandıran görkemli başkentinin köşe bucağı, birbiriyle ilgisi olmayan kültürlerin mirasıyla süslendi. Ve sonuçta, tüm üslup ve kültürler iç içe geçerek, birbirini özümseyerek, İstanbul'un anıtsal tarihini oluşturdu.
Doğu Roma ve Osmanlı imparatorluklarının, hem yükseliş hem de çöküş dönemlerine tanıklık eden, tarihinin en önemli dini eserlerinden biri olan Ayasofya; gerek Bizans gerekse Türk kaynaklı pek çok efsaneye konu olmuştu. Ancak günümüzdeki Ayasofya'nın, burada yapılan ilk kilise olduğunu düşünmek bizi yanıltır.
Tarihçi Sokrates'e göre 15 Şubat 360 tarihinde burada inşa edilen ilk kilise bir bazilikaydı ve eski bir Roma tapınağı üzerine kurulmuştu. M.S. 4O4'te yanan bazilikanın yerine yapılan ikincisi, İmparator II. Theodosios döneminde 10 Ekim 415 yılında ibadete açıldı. 13 Ocak 532 yılındaki ünlü "Nika İsyanı"nda bütünüyle yanan kilisenin yerine, aynı yıl, İmparator I. Iustinianos'un (Jüstin-yen) emriyle günümüze kadar ayakta kalan Ayasofya'nın inşası başlatıldı.
Tarihçi Prokopios'a göre, Miletoslu Isidoros ve Trallesli Anthemios'un mimarlığını yaptığı kilisenin inşaatında; yüz ustabaşı, bin usta, on bin işçi çalışmış; Suriye, Mısır, Yunanistan ve Küçük Asya'dan gelen gemiler dolusu malzemeyle Ayasofya'nın inşaatı 5 yıl 10 ay ve 24 günde bitirilmişti. 27 Aralık 537'deki açılış törenine patrik Menas'la birlikte gelen imparator, yapının güzelliği karşısında şöyle demekten kendini alamamıştı: "Bana böyle bir kiliseyi yaptırma şansı verdiği için Tanrı'ya şükürler olsun."
Ayasofya ile ilgili Bizans efsanelerinden birinde ise, bu ünlü mabedin doğuşu gelecek kuşaklara şöyle aktarılıyordu:
"Iustinianos Ayasofya'yı yaptırmak için en ünlü mimarları İstanbul'a davet etti, yaptıracağı kilise için birer taslak çizmelerini istedi. Ancak çizilen hiçbir taslak imparatoru tatmin etmedi. Bir gece üzgün ve umutsuz uykuya dalan Iustinianos, bir rüya gördü. Ayasofya'nın kurulacağı arsada beliren nur yüzlü bir ihtiyar, sağına soluna bakınıyor, sonra da her köşede biraz durup bekliyordu. Nur yüzlü ihtiyarın yanına giden imparator, onun elindeki gümüş levhayı görünce şaşkınlığa düştü. Levhanın üzerinde çizili olan kilise resmi, onun hayalini kurduğu mabet idi. Hemen tanrıya dua etmeye başlayan Iustinianos'un yanına gelen garip ihtiyar, elindeki gümüş levhayı imparatora uzattı ve dedi ki 'Al bu resmi Iustinianos, kiliseni bu örneğe göre yaptır!"
Bizans efsanesi burada bitmez doğal olarak. İmparator, sevinçle tapınağın adını ne koyması gerektiğini sorunca, "Ayasofya" der nur yüzlü garip ihtiyar ve anında kaybolur. İmparator, sabahleyin kalkınca mimarını çağırır ve rüyasındaki mabedin resmini tarif ederek çizmelerini ister.
Efsane denilince sonu mu olurmuş? Mimarını şaşırtmak isteyen Iustinianos, onlardan aldığı cevap karşısında kendisi şaşkınlığa düşer. Rüyasında gördüğü kilisenin tıpkı çizimini kendisine uzatan mimar; o gece bir rüya gördüğünü ve rüyasında gördüğü kilisenin resmini, unutmamak için sabaha kadar çalışıp kâğıda döktüğünü söyler. Ayasofya, işte bu rüyalardaki kilisedir!
İstanbul'un Türkler tarafından fethinden sonra da pek çok efsaneye konu olmuştu bu yüce mabet. Evliya Çelebi'nin anlatılarına göre, Hazreti Muhammed'in doğduğu gece İstanbul'da büyük bir yersarsıntısı olmuş ve Ayasofya'nın kubbesi yıkılmıştı. Bir süre sonra, Buhayra adlı rahibin aracılık etmesiyle, bir rahipler kurulu Mekke'ye gitmiş, o zaman henüz küçük bir çocuk olan Hazreti Muhammed'in ağız suyundan alıp, zemzem suyu da katarak Mekke toprağı ile bir harç yaparak İstanbul'a geri dönmüşlerdi. Yıkılan kubbenin tamiri, işte bu Mekke'den getirilen harçla mümkün olmuştu..
Birbirinden farklı onlarca öyküye sahip olan bu efsanevi kule, aslında görünmez ve küçük bir adacık olan kayalığın üzerinde yükselir. Kuleye "Kızkulesi" adını Türkler verdiler. Daha önce Damalis, Leandros gibi isimlerle anılan bu şirin yapı, birçok efsaneye konu oldu. Bir rivayete göre, bir falcının baktığı falda, kızının yılan tarafından sokulacağını öğrenen imparator, sevgili evladını ölümden kurtarmak için bu adaya saklar. Ancak, gönderilen bir incir sepetinden çıkan yılan, yine de zavallı kızı sokar ve öldürür.
Kızkulesi ile ilgili bir başka efsane, Hero ve Leandros adlı iki aşığın hazin öyküsünü dile getirir. Efsaneye göre Hero, Afrodit Tapınağı'na bağlı bir rahibeydi ve aşk ona yasaktı. Kızkulesi'nde yaşayan Hero'ya aşık olan Leandros, yüzerek her gece yüzerek adaya gelir, ona aşkını fısıldamış. Gece karanlığında güzel rahibenin yaktığı ateş Leandros'a yol gösterilmiş. Ancak, fırtınalı bir gecede rüzgâr meşaleyi söndürmüş ve Leandros yolunu yitirerek karanlık sularda boğulmuş. Bunu öğrenen Hero da kendisini Boğaziçi'nin soğuk sularına atıvermiş...
Bu efsanevi kule ile ilgili Osmanlı'nın da bir öyküsü olacak elbette. Bir başka efsane kahramanı olan Battal Gazi kuleyi basmış; tekfurun kızını ve hazinelerini alarak Üsküdar kıyısındaki atma atlayıp hızla oradan kaçmış. Eskiler derler ki "Atı alan Üsküdar'ı geçti" sözü buradan türemiştir...
Birçok büyük hükümdarın olduğu gibi, Fatih Sultan Mehmet'in de efsane ve öykülerde ismi geçmiş sıkça. İşte bunlardan biri...
Fatih Sultan Mehmet İstanbul'a yerleştikten sonra, kentteki günlük yaşam normale döndüğünde, bir gün ava çıkmak istemiş. Sultan, kentinin surları dışına çıkmış, uzaklaştıkça uzaklaşmış, avı da uzadıkça uzamış. Kente dönmeye karar verdiğinde de hava kararmaya başlamış.
İstanbul'u fetheden hükümdar, sur kapılarının önüne geldiği sırada, kapının kendisinin emrettiği şekilde kapalı olduğunu görmüş ve nöbetçi askere içeri girmek için emir vermiş. Karanlık basınca kapıların kesinlikle kapanması emrini alan nöbetçi yeniçeri, kapıyı hiçbir şekilde açmaya yanaşmamış. Sabrı taşmakta olan sultan kızmaya ve yüksek sesle bağırmaya başlamış. Yeniçeri hiç oralı olmamış, çünkü gece olduktan sonra kente kimsenin alınmayacağına dair Fatih Sultan Mehmet'in kesin emri varmış. Fatih bakmış ki bu asker laftan hiç anlamıyor, verdiği emre titizlikle uyuyor, hemen sultan başlığını ve kaftanını giyip "Şimdi tanıdın mı sultanını asker? Ben Padişah Mehmet" diye bağırmış. Asker sapsan kesilmiş ve bir koşuda kapıyı açmış büyük padişaha...
Size anlattığımız bu hoş öykü belki de yaşanmıştı, ne dersiniz? Bu hikâyenin sonunda Fatih askere, bu inatçı kahramanlığından ötürü, "sen ne yavuz bir ermişsin" demiş diye rivayet olunur. Bugün, Unkapanı'nın bitiminde İstanbul Manifaturacılar Çarşısına dönülürken yol kenarında bulunan ve 1455 yılında yapılan Yavuzer Sinan Camii'nin, işte bu yavuz yeniçeri tarafından yaptırıldığı söylenir. Aktarması bizden, inanıp inanmamak sizden...
İstanbul'un fethine ilişkin efsaneler, hem Türkler hem de Bizanslı Rumlar tarafından ince ince işlenmiş, gelecek kuşaklara tüm güzellik ve incelikleriyle miras bırakılmıştır. Efsanelere göre, İstanbul gibi bir şehrin fethi, mucizelerle olabilirdi ancak...
Gerek Osmanlı gerekse Bizans toplumlarından aktörlere yer verilen bir fetih efsanesi çok ünlüdür. II. Sultan Mehmet'in saldırı üzerine saldırı tazelediği, Türk toplarının cehennemi bir ateşle surlarını dövdüğü kuşatma günlerinden bir gün, Tanrı bir meleğini Agapios adındaki bir keşişe gönderir. Melek, getirdiği tahta kılıcı Agapios'a verir ve bunu Bizans imparatoru Konstantinos Paleologos'a vermesini söyler. Bu kılıç sayesinde Türkler şehri alamayacaklardır.
Keşiş Agapios, kendisine verilen ilahi görevi yerine getirmek üzere hemen Bizans sarayına gider ve imparatorun huzuruna çıkarak; "Yüce Tanrımız bu kılıcı size gönderdi efendimiz. Bu kılıcı alın ve onunla düşmanınız Türkleri yok edin!"
Konstantinos Paleologos kılıcı alır, ama tahtadan yapılmış olduğunu görünce müthiş öfkelenerek keşişe bağırır:
"Benim elimde şanlı Davud'un her savuruşta dört mızrak boyu uzayan olağanüstü kılıcı var. Bu tahta kılıç ne işime yarar ki!"
Saraydan kovulan ve kalbi kınlan keşiş, o üzüntü ve kızgınlıkla doğruca genç Türk padişahının huzuruna çıkar, hikâyesini anlatarak tahta kılıcı ona sunar. Genç padişah kutsal armağanı büyük bir sevinçle kabul eder. Kısa bir süre sonra Bizans düşer, genç Türk padişahı böylece "Fatih" olur...
Bunu biliyor muydunuz?
29 Mayıs 1453 teki fetihten bir gece önce, son Bizans imparatoru 11. Konstantinos Paleologos Dragezes, bugün "Gül Camii" diye bilinen "Aya Theodosia" Kilisesinde düzenlenen ayine katılmış ve İstanbul'un kurtuluşu için, halkı ile birlikte dua etmişti. Bizanslılar kilisenin içini güllerle donatmışlardı o gece.
Ertesi gün İstanbul düşüp de Osmanlılar kente girince, buraya da geldiler ve bir gül tarlasına dönüşen kiliseyi görünce şaşkınlığa uğradılar. Rivayet odur ki, işte o zaman bu kilise hemen camiye dönüştürüldü ve adı da Gül Camii oldu. Ancak, bu güzel hikâyenin gerçeklerle pek örtüşmediğini söyleyebiliriz. Çünkü minaresinde yapılan incelemelerden edinilen bilgiler, kilisenin 15. değil, 16. yüzyılda camiye çevrildiği yolunda..
Ayasofya'ya ilk girişte, üstleri tonozlarla örtülü dokuz bölümlü ve kapalı bir dış nartekste bulursunuz kendinizi. Bu dış narteksten beş kapılı iç nartekse geçilir. Bu kapının üzerinde, uzunlamasına üçgen biçimli, madeni bir tabut vardır. Veya efsaneye göre, bunun bir tabut olduğu söylenir. Tabuta veya her ne ise dikkatle bakıldığında, üzerinde iki delik görülür. Bunun da bir efsanesi var doğal olarak.
Ünlü Bizans imparatoriçesi Theodora, toprağa gömülmekten ve mezarda kendisini yılanların yiyeceğinden çok korkarmış. Vasiyeti gereği, ölümünden sonra buraya gömülmüş. Ancak yılanlar yine de bir yolunu bulup kapının üzerine tırmanmış ve tabutu delerek imparatoriçenin bedenini yemişler. Bu arada, tabutun içindeki cesedin, Kızkulesi'nde yılan ısırması sonucunda ölen prensese ait olduğu da rivayet edilir. Bu rivayete göre, prensesin babası, kızının cesedini hiç olmazsa ölümünden sonra yılanlardan korumak için buraya gömdürtmüştü. Ne var ki, yılanlar burada bile prensese rahat vermemişler, tabutu delmeyi başarmışlardı..
Kaynak: Focus dergisinin Temmuz 2005 sayısında ücretsiz olarak verdiği ‘İstanbul Efsaneleri’ adlı kitapçıktan derlenmiştir.. Sultanahmetİstanbul'a gelen yerli yabancı her turist, mutlaka bir gününü Sultanahmet'i gezmeye ayırır. Bu mesaiyi haklı kılacak o kadar çok şey vardır ki Sultanahmet'te... Binlerce yıllık tarihin çok net bir özeti gibidir Sultanahmet. Hipodrom Meydanı'nda durduğunuzda Mısır'dan Roma'ya, Bizans'tan Osmanlı'ya kadar bir çok uygarlığa şahitlik yapmış öğeleri bir arada, sadece bakış yönünüzü değiştirerek görebilirsiniz. Unutmayın, binlerce yıl hükümdarlara en yakın olmuş bu bölgeye adım atmanız, Ayasofya, Sultanahmet Cami, Yerebatan Sarnıcı, Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, Hipodrom, Dikilitaş gibi bir çok tarihi ve kültürel değere hiç olmadığınız kadar yaklaşmanız anlamına gelecektir. İstanbul'a gelen yerli yabancı her turist, mutlaka bir gününü Sultanahmet'i gezmeye ayırır. Bu mesaiyi haklı kılacak o kadar çok şey vardır ki Sultanahmet'te... Binlerce yıllık tarihin çok net bir özeti gibidir Sultanahmet. Hipodrom Meydanı'nda durduğunuzda Mısır'dan Roma'ya, Bizans'tan Osmanlı'ya kadar bir çok uygarlığa şahitlik yapmış öğeleri bir arada, sadece bakış yönünüzü değiştirerek görebilirsiniz. Unutmayın, binlerce yıl hükümdarlara en yakın olmuş bu bölgeye adım atmanız, Ayasofya, Sultan Ahmet Camii, Yerebatan Sarnıcı, Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, Hipodrom, Dikilitaş gibi bir çok tarihi ve kültürel değere hiç olmadığınız kadar yaklaşmanız anlamına gelecektir. İmparatorların tahtı... İstanbul, kurulduğu günden bu yana bu çevreden idare edildi... En görkemli ibadethaneler, saraylar, meydanlar, anıtlar hep burada yer aldı... Sultanahmet ve çevresi, tam anlamıyla 'imparatorlukların kalbi' ve 'imparatorların tahtı' idi... İstanbul'da tarihi üçgen yarımadanın uç kısmının oluşturan Sultanahmet Bölgesi, tarih boyunca hep en önemli ve en makbul yerleşim bölgesi idi. Roma ve Bizans hanedanları saraylarını buraya, Marmara Denizi'nin düz manzarasına bakan yamaçlarına oturtmuşlardı. Osmanlılar ise sarayları için daha geniş açılı ve değişik perspektifli bir köşeyi seçti... (Topkapı Sarayı) Yarımadanın burun kısmı, hem Boğaziçi'ni, hem Marmara'yı görüyordu. Saray çevresinin en güzel binalarla donatılması, "eşyanın tabiatı" gereğiydi... 19. Yüzyıl'a kadar, 400 yıl, Sultanahmet Bölgesi birbirinden güzel yapılarla ve yemyeşil tabiat dokusuyla donandı. 1830'lardan itibaren padişahların Boğaziçi saraylarına göç etmesiyle, Sultanahmet sönükleşti... XX. Yüzyıl başında şehre yeni bir hapishane gerektiği zaman, bunun için uygun bulunan ilk yer, sönük ve terk edilmiş Sultanahmet oldu... 1800'lü yıllar başına kadar şehrin kültür ve sanat açısından bu en değerli bölgesi, unutulmuşluğun ve terk edilmişliğin bütün hüznünü yaşadı... At meydanı... At Meydanı, diğer adıyla Hipodrom... Bugün Sultanahmet Parkı'nın bulunduğu yerdeki Hipodrom... Geçmişte heyecanlı müsabakaların gerçekleştiği, kıran kırana yarışların yapıldığı bir büyük arena... Zengin; Latin istilası sırasında tüm Constantinopolis gibi yağmalanmış bir sosyal tesis... Sadece buradan ibaret değil ki Sultanahmet! Başınızı nereye çevirseniz bir başka tarihe, bir başka zamana, bir başka imparatorluğa gidiveriyorsunuz... Meydanda Dikilitaş, Yılanlı Sütün, Milyonbar... Dikilitaş taa Mısır'dan buraya getirilen, 'Bizans'tan da eski' bir anıt... Aslında, Firavun III.Tutmosis'in adına, Milattan Önce 1550 'de Karnak'taki Amon-Ra tapınağının önüne yaptırılan iki dikilitaştan biriymiş bu anıt. Günümüzde 19.60 metre olan Dikilitaş'ın, orijinalde üç kat daha uzun olduğu düşünülüyor. Üzerinde Mısır hiyeroglifleriile süslü bu granit anıtın, İstanbul'a taşınırken daha hafif olması için özellikle kırılmış olduğu da söylenir. Milyonbar, bir demir direğin çevresinde örülen 300 bin kadar taştan yapılmış ve bugüne kadar gelebilmiş bir büyük anıt... Sutunu yaptıran VII. Konstantin sütunun tepesine, ortadaki demir mile tutturulan mıknatıslı bir taş koydurarak mıknatısın demiri çekme özelliğinden ötürü bu sutunun kıyamete kadar yıkılmasını engellemeyi bile düşünmüş. İşe yaramışa benziyor! Yılanlı Sutun... Büyük Konstantin tarafından Delfi şehrinden İstanbul'a getirtilip diktirtilen bu sütun, Helenistik devre ait abidelerin en eskisi... 29 burmadan oluşan ve üstündeki üç yılan başına kadar 8 metre yüksekliğindeki anıtta birbirlerine sarılmış olan yılanların vücutları 6,5 metre yükseklikte birbirlerinden ayrılıyordu. Yılanların başları üzerinde üç ayaklı bir altın vazo bulunduğu rivayet adiliyor. (Değişik kaynaklar bu obje için farklı şeyler söyleseler de burada bir şey olduğu kesin!) Üç başlı ejderha şeklinde olan bu direğin, akrep, çıyan ve yılan gibi hayvanları kentten uzak tutuğuna inanılırdı... Evliya Çelebi tebedeki bu objenin etkisini nasıl yitirdiğini şöyle açıklar: "Başının birisini bir yeniçeri kılıçla vurarak kırmıştır. O anda direğin tılsımı tamamen bozulmuş ve İstanbul'un içine yılan, çıyan, akrep ve benzeri hayvanlar dolmuştur. Denildiğine göre yarı yüksekliği, Sultan Ahmet Camii yapılırken toprak altında kalmıştır." Etkinlikler merkezi Sultanahmet Orijinali Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından yaptırılan ve daha sonra Büyük Konstantin tarafından genişletilen, imparatorluğun değişik yerlerinden getirilen eserlerle donatılan Hipodrom, 117 metrelik eni ve 480 metrelik boyuyla 100 bin kişiye ev sahipliği yapabiliyormuş... Kuzeye bakan girişte büyük kemerli yapılar, duvarlarda da heykeller varmış. Ortada, çevresinde yarışan arabaların döndüğü Spina'da, bazıları günümüzde de bulunan anıtlar varmış... Sultanahmet ve çevresi, Osmanlı döneminde de hareketliliğini sürekli korumuş. Burada cirit atılmış, sünnet düğünleri gerçekleşmiş, ayaklanmalar dahi burada alevlenmiş... Vaka-i Vakvakiye'nin sonunda infaz edilen idamlar yine burada yapılmış. I. Dünya Savaşı sonunda işgal altında yapılan ve yazar Halide Edip'in de konuştuğu dev siyasi mitingin ev sahipliği sahibi de yine Sultanahmet olmuş... Sultanahmet'te bir gün... Bir Pazar günü çıkıp gitseniz şimdi Sultanahmet'e, "Orada ne yaparım acaba?" diye düşünür müsünüz? "Düşünürüm" diyenlere "Sultanahmet'i hakkıyla gezmek için bir gün yetmez bile!" demek zorundayız... Eminönü'nden 'modern' tramvayla gelin Sultanahmet'e erkenden... İçinde öldüresiye yarışlar yapılan, gladyatörlerin etrafında döndükleri anıtların etrafında dolaşın, inceleyin... Saray kalıntılarının olduğu tarafa da uğrayın... Dönün yüzünüzü Ayasofya'ya; biletinizi alıp dolaşın daha önce gezmiş de olsanız. Ama, sindire sindire bu sefer... Acıkmışsınızdır; 'tarihi' Sultanahmet Köftecisi'nde köfte ve piyaz yemeden Sultanahmet'ten ayrılınır mı ki zaten? Yemekten sonra parkta oturun, dinlenin... Yetişirseniz o ünlü 'Blue Mosque'da, Sultan Ahmet Camii'nde kılın inanıyorsanız namazınızı... Sonra aşağıya doğru salının, Yerebatan Sarnıcı'nı gezin... Hâlâ enerjiniz varsa, açık havada göremediğiniz tarih mirası için Arkeoloji Müzesi'ni ziyaret edin... Sonra, Bizans'tan Osmanlı'ya bir yolculuk için Topkapı Sarayı da sizi bekler unutmayın... January 26 Bu günün kıymetini bilinKalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın.Sıkıca asılın onlara,tıpkı hayata asıldığınız gibi...Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır.
Hayatınızı asla aşka kapatmayın.Aşkı bulmanın en kısa yolu,aşık olmaktır,korumanın en iyi yolu ise ona kanat takmaktır.
Dün tarih oldu...
Yarın bir sır...
BUGÜNÜN KIYMETİNİ BİLİN... January 06 Bu yol nereye gider???Bir kuğunun boynuna dokunurken… Yol bir yere gitmez içerde Düz saçlara uğrar Ayak üstü bir akşamüstü Her plansız ürperişin sonu , hüsran ve hüsran çok sanat müziği bir kelimedir yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir yol yoluyla gidebilir yare yoldan çıkabilir apansız ve ömür bitebilir yoldan önce ama yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir yaşamak hızlı bir ölme biçimidir düşünce ışıktan yavaşsa erken gidilmelidir gerdan sözcüğüne bir kuyumcuda da rastlayabilirsin bir kasapta da kalbin sızlamaz bir kuzu yüreğini vitrinde görünce o bir beslenme biçimidir ama korkarsın kurdun sevdiği havadan ayakkabı yaparsın yılandan yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir her garantiyi istersin hayattan oysa ölümle yaşam arası uzun malum ince bir yol bir yere gitmez o bir ölme biçimidir iyi yolculuklar denmez bir gidene yapılamaz çünkü çok yolculuk bir seferde yolcu denmez her gidene herkes o yolun taraftarı olmayabilir hiç bir sürgün gittiği yolu sevmez mesela yol bir yere gitmez o bir susma biçimidir soğuk bir taşıtın uğultusunda January 04 zordur fenerbahçeli olmak!!!Zordur o formayı taşımak...Onun adı altına girmek, onu sevdiğini söylemek.Ölesiye sevsen bile, herşeyi göze labilecek olsan bile.Zordur FENERBAHÇE'yi tutmak;onun maçlarına gitmek,onu ağlayarak yada gülerek desteklemek ve hiç yılmadan... Zordur FENERBAHÇELİ olmak; onu konuşmak, adını ağzına almak, onun şarkılarını söylemek,onunla birlikte sahada oynamak... Zordur FENERBAHÇELİ olmak;takımınla sahaya çıkmak,maç öncesi,sonrası ve onu desteklemek... Zordur FENERBAHÇRLİ olmak;onunla şampiyon olmak,onunla sevinmek,onunla bağırmak,onunla eğlenmek,hırslanmak... Zordur FENERBAHÇELİ olmak;en güzel anında sevinç gözyaşlarına boğulmak, en acı anında ona destek olabilmek için gülebilmek ki, dökülmesin gözyaşları ondan... Bi sezon geçti böyle...Zordur FENERBAHÇELİ olmak;ama biz, hepimiz, FENERBAHÇE taraftarı...Zoru başardık, inandık, savaştık, kazandık...Belki kimsenin işi bizimki kadar zor değildi, ama onlar kolaylıklar içinde yüzerken,biz savaşmayı tercih ettik ve zafer her zamanki gibi bizim oldu!Dünyanın en zor işide olsa taraftar olmak, EN GÜZELİ FENERBAHÇELİ OLMAK... alıntıdır: FENERBAHÇE dergisi Can Dündar'dan bir tavsiye(Aşık olmadan bi düşün)Evinin seni içine sigdiramayacak kadar dar oldugunu Sokrates
Mevlana"Come, come again, whoever you are, come!
Heathen, fire worshipper or idolatrous, come! Come even if you broke your penitence a hundred times, Ours is the portal of hope, come as you are.'' Mevlana Celaleddin Rumi.....
WHO İS MEVLANA?
Mevlana who is also known as Rumi, was a philosopher and mystic of Islam, but not a Muslim of the orthodox type. His doctrine advocates unlimited tolerance, positive reasoning, goodness, charity and awareness through love. To him and to his disciples all religions are more or less truth. Looking with the same eye on Muslim, Jew and Christian alike, his peaceful and tolerant teaching has appealed to men of all sects and creeds...
WHIRLING DERVISHES
The "dance" of the Whirling Dervishes is called Sema. Sema is a part of the inspiration of Mevlana as well as part of the Turkish custom, history, beliefs and culture...
Source : http://www.mevlana.net/
Ölmeden önce denenmesi gerekenler :))1- Yunuslarla yüzmek. 2- Avustralya'nın Büyük Mercan Re sifleri'nde tüple dalmak. İnciler:)Bu yalniz olanlara... Ask bir kelebek gibidir, pesinden kostukca hep senden kacar... en iyisi birak ucsun! Inan ki hic beklemedigin bir ana gelip omzuna dokunuverir. Ask mutlu eder, bazen de üzer... ama ask özeldir, askini hak eden birine sunarsan eger... Bu sevgilisi olanlara... Askin amaci birileri icin "mükemmel insan" olmak degildir. Seni mükemmellige en cok yaklastiracak insani bulmaktir... Bu capkin olanlara... Sevmedigin birine asla "seni seviyorum" deme. Icinde olmayan duygulardan varmis gibi sözetme. Kimsenin hayatina kalbini kirmak icin girme. Sevgi dolu bakan gözlere asla yalan söyleme, cünkü birine verebilecegin en büyük aci, asik olmadigin birini kendine asik etmektir... Bu evli olanlara... Seven insan "senin hatan" yerine "özür dilerim" diyendir. "Nerdesin" yerine "ben burdayim" diyendir. "Nasil yaparsin" yerine "niye yaptigini anliyorum" diyendir... ve ask "keske" yerine daima "iyi ki" diyendir... Bu evlenmek icin gün sayanlara... Bir kadin ve bir erkegin birbirleri icin ne kadar uygun oldugunu, birlikte gecirdikleri zamanin degil, birbirlerine duyduklari askin ne kadar sürdügüyle anlasilir... Bu kalbi kirik olanlar icin... Kalp yarasi, sen kanatmaktan vazgecinceye kadar sürer... ve ilaci bu aciya alismak degil, ondan ders cikarabilmektir... Bu asik olmaktan korkan olanlara... Aska düs ama tökezleme..anla ama bekleme...paylas ama isteme..yaralan ama asla aciyi icinde büyütme... Bu sevdigini fazla sahiplenenlere... Sevdiginin bir baskasiyla mutlu oldugunu görmekten daha aci bir sey varsa, o da sevdiginin seninle mutsuz oldugunu görmektir... Bu askini itiraf etmeye cekinenlere... Sevdiginden ayrilinca ask aci verir... sevdigin seni terk edince daha da cok aci verir. Ama en acisi, onu ne kadar sevdigini bilmesine hic firsat vermememektir... Ve bu da dönmeyecek birini hala bekleyenlere... Hayatin en hüzünlü ani, deliler gibi sevdigin insanin buna hic degmedigini gördügün andir... ve en büyük kaybin onun icin harcadigin yillardir. Senin askini su gün hak etmeyen, bil ki 10 sene sonra yine hak etmeyecektir...En iyisi..birak gitsin!!! Hayata dair... |
|
|